Yazar: Başat Tarım

  • Yeni Türkiye’nin Görüntüsü Nasıl Olmalı?

    Bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz fütüristik şehirler, hayallerimizi süsler durur. Pırıl pırıl caddeler, gökyüzüne uzanan cam kuleler ve her yerden fışkıran yeşillikler… İnsanoğlu, teknolojinin baş döndürücü gelişimiyle beraber, hayal ettiği bu geleceği adım adım inşa etmeye çalışıyor. Peki bu hayaller gerçekten sürdürülebilir mi? Yoksa sadece dijital ekranlarda hoş görünen tasarımlar mı?

    Bu köşe yazısında, yapay zeka algoritmaları tarafından tasarlanmış geleceğin şehirlerini ve tarım alanlarını, hem mimari hem de işlevsel bir mercek altına alacağız. Zira Nasr ve arkadaşlarının (2022) belirttiği gibi, “Teknolojik gelişmeler, mimari tasarımı dönüştürürken, kültürel ve çevresel bağlamdan kopuk tasarımlar, toplumsal yabancılaşmayı derinleştirebilir.”

    Günümüzün yapay zeka destekli tasarımları, göz alıcı estetikleri ve akışkan formlarıyla hemen dikkat çekiyor. Ancak bu görsel şölen arkasında, işlevsellik konusundaki eksiklikler gizleniyor olabilir mi? Ekranlarda büyüleyici görünen bu fütüristik konseptlerin, gerçek dünyadaki uygulanabilirliği ve uzun vadeli sürdürülebilirliği hakkında ciddi sorular sormamız gerekiyor. Çakır’ın (2021) çalışmasında vurguladığı gibi, “Yapay zeka destekli tasarımlar, algoritmaların öğrendiği verilerle sınırlıdır ve kültürel bağlamı yakalamakta zorlanabilir.”

    Çağdaş dijital tasarımların en çarpıcı yanı, doğa ve teknolojinin adeta dans ettiği o kusursuz harmoni. Modern organik mimarinin bu yenilikçi yorumu, doğadan ilham alan biyomimikri prensiplerini son teknoloji ile buluşturarak, hem göz zevkimize hem de ekolojik duyarlılığımıza hitap eden çözümler sunuyor. Ancak bu entegrasyonun başarısı, yerel ekosistemlerin derinlemesine anlaşılmasını gerektiriyor.

    Bilgisayar destekli tarımsal tasarımlar, alışılagelmiş tarım anlayışını kökten değiştiriyor. Duvarlarda yükselen dikey bahçeler, çatılarda yeşeren seralar ve binalara entegre edilmiş topraksız tarım sistemleri, şehirlerimizi sadece tüketen değil, aynı zamanda üreten mekanlara dönüştürme vaadinde bulunuyor. Yetişek ve Demirtaş’ın (2020) “Kent Tarımı ve Mimari Entegrasyon” başlıklı çalışmasında belirttiği üzere, “Şehir içi tarım sistemleri, kentsel gıda güvenliğini artırırken, karbon ayak izini azaltma potansiyeline sahiptir.”

    Mimari gözlükle baktığımızda, bu sistemlerin yapıların temel bütünlüğünü koruduğunu, ancak hesaba katılması gereken ek yükler getirdiğini görüyoruz. Geleceğin binalarını tasarlarken, bu tarımsal sistemlerin getireceği yüklerin en başından itibaren hesaplanması şart. Aksi takdirde, muhteşem görünen tasarımlarımız, ilk fırtınada yıkılmaya mahkûm kağıttan kuleler olabilir.

    Dijital tasarımların en büyük zaaflarından biri, genellikle küresel bir dil benimseyip, yerel unsurları ihmal etmeleri. Oysa Türkiye gibi zengin bir mimari mirasa ve çeşitli iklim koşullarına sahip bir ülkede, teknolojik yeniliklerin yerel bağlama uyarlanması olmazsa olmaz. Akdeniz’in yakıcı güneşi, İç Anadolu’nun karasal iklimi ve Karadeniz’in yüksek nemi, her bölge için farklı stratejileri zorunlu kılıyor. Özkan (2023), “Yerel Mimari ve Teknolojik Entegrasyon” adlı makalesinde şu çarpıcı tespiti yapıyor: “Küresel tasarım dili, yerel kimliği silme tehlikesi taşırken, başarılı adaptasyonlar kültürel sürdürülebilirliği garanti eder.”

    İleri teknoloji ürünü tasarımların başarısı, sadece ürün verimliliği ile değil, insanların sosyal ve psikolojik refahına katkısıyla da ölçülmeli. Geleceğin yapıları insan ölçeğini koruyabiliyor mu? Kamusal alanların kalitesi, mahremiyet ve güvenlik nasıl sağlanıyor? Teknolojik açıdan ne kadar sofistike olursa olsun, insani boyutu göz ardı eden projeler, uzun vadede başarısızlığa mahkûmdur.

    Türkiye’nin mimari geleceği için yol haritamız; geleneksel ve modern olanın incelikli bir sentezini yapmalı, toplumun tüm kesimlerinin katılımını teşvik etmeli, değişen koşullara adapte olabilmeli ve teknoloji-insan dengesini gözetmelidir. Geleceğin Türkiye’si, salt teknoloji odaklı ütopik bir hayal değil, kültürel dokumuzla barışık, çevre dostu ve toplumsal açıdan kapsayıcı gerçekçi bir vizyonla şekillenmelidir.

    Gelişmiş yapay zeka sistemleri, bu hedefe giden yolda elimizdeki en değerli araçlardan biri olabilir, ancak son sözü her zaman insani değerlendirmeye bırakmalıyız. Mimari ve tarımsal geleceğimizi tasarlarken, teknolojiye tapınmamalı, onu toplumsal ve çevresel hedeflerimize ulaşmak için bir araç olarak görmeliyiz. Karadağ ve Yılmaz’ın (2021) “Dijital Çağda Mimari Özerklik” çalışmasında vurguladığı gibi, “Algoritmaların sunduğu çözümler, insani muhakemenin yerini alamaz; ancak onu zenginleştirebilir.”

    Bu vizyonla bakıldığında, geleceğin Türkiye’si; kökleriyle barışık, yeniliklere açık, teknoloji ve doğa arasında nazik bir denge kuran, üretken ve yaşam kalitesi yüksek bir ülke olarak karşımıza çıkacaktır. Bu gelecek için atılacak her adım, sadece mimari bir tercih değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk ve gelecek nesillere bırakacağımız en değerli miraslardan biridir.

    Türkiye’nin Adil ve İnsan Odaklı Geleceği: Teknolojik Dönüşümde Dengeli Yaklaşımı Nasıl Olmalı?

    Teknolojik gelişmelerin baş döndürücü hızla ilerlediği günümüzde, ülkemizin geleceğini şekillendirirken salt teknik ve ekonomik verimlilik odaklı bir yaklaşım yerine, sosyal adalet ve insan odaklı bir gelişim stratejisini benimsememiz kritik önem taşıyor. Geçmiş deneyimler göstermiştir ki, teknolojik ilerlemeler toplumsal eşitsizlikleri çözmek yerine derinleştirebilir, insani değerleri göz ardı edebilir ve kültürel kimliğimizi zayıflatabilir.

    Ülkemizin teknolojik dönüşümünde adil ve dengeli bir yaklaşım için öncelikle “insan için teknoloji” prensibini benimsememiz gerekiyor. Yeni nesil dijital altyapılar, yapay zeka sistemleri ve akıllı şehir uygulamaları geliştirilirken, bu teknolojilerin farklı sosyoekonomik gruplar üzerindeki etkilerini sistematik olarak değerlendirmeliyiz. Ergün (2023) “Teknolojik Dönüşümde Sosyal Eşitlik” adlı çalışmasında belirttiği gibi, “Dijital uçurum, sadece teknik bir sorun değil, aynı zamanda sosyal adaletin temel bir meselesidir.”

    Türkiye’nin demografik çeşitliliği, teknolojik çözümlerin tek tip olmaması gerektiğini gösteriyor. Yaşlı nüfus, engelli bireyler, düşük gelirli gruplar ve kırsal kesimde yaşayanlar için farklılaştırılmış, erişilebilir ve kullanıcı dostu teknolojik çözümler geliştirmeliyiz. Yapay zeka sistemleri ve algoritmalar tasarlanırken, toplumsal önyargıları pekiştirmeyecek, aksine bunları tespit edip düzeltecek mekanizmalar kurmalıyız. Özdemir ve Kaya’nın (2022) vurguladığı gibi, “Algoritmaların adil olması, toplumsal adaletin dijital çağdaki tezahürüdür.”

    Gelecekte ülkemizin teknolojik görüntüsü, sadece gösterişli binalar ve parlak ekranlardan ibaret olmamalı. Mahalle kültürünü, komşuluk ilişkilerini ve toplumsal dayanışmayı güçlendirecek teknolojik çözümler geliştirmeliyiz. Örneğin, akıllı şehir uygulamaları, insanları birbirinden izole etmek yerine, ortak alanlarda sosyal etkileşimi teşvik edecek şekilde tasarlanmalı. Yıldırım’ın (2021) işaret ettiği gibi, “Teknolojik ilerleme, toplumsal bağları güçlendirdiği ölçüde anlamlıdır.”

    Anadolu’nun zengin kültürel mirası, teknolojik dönüşümümüzde benzersiz bir ilham kaynağı olabilir. Geleneksel zanaatlar, yerel mimari çözümler ve toplumsal pratikler, modern teknolojilerle yeniden yorumlanarak özgün ve sürdürülebilir inovasyonlara dönüştürülebilir. Böylece küresel teknoloji trendlerini körü körüne takip etmek yerine, kendi kültürel kodlarımızdan beslenen, özgün ve rekabetçi teknolojik çözümler üretebiliriz. Demirhan ve Aksoy’un (2023) belirttiği gibi, “Yerel değerler, küresel teknolojik yarışta özgün rekabet avantajı sağlayabilir.”

    Çevre adaleti, teknolojik dönüşümümüzün bir diğer önemli boyutudur. Özellikle tarımsal teknolojilerde, doğal kaynakların adil kullanımını ve gelecek nesillerin haklarını gözeten bir yaklaşım benimsemeliyiz. Sanayi 4.0 ve yapay zeka destekli tarım sistemleri, yalnızca verimlilik artışı değil, aynı zamanda ekolojik dengenin korunması ve küçük çiftçilerin güçlendirilmesi hedeflerine de hizmet etmelidir. Çelik’in (2022) ifade ettiği gibi, “Sürdürülebilir tarım teknolojileri, çevresel adalet ve ekonomik eşitlik arasında denge kurmalıdır.”

    Eğitim sistemimiz, teknolojik dönüşümün adil ve insan odaklı olabilmesi için kilit role sahiptir. Gelecek nesilleri sadece teknoloji kullanıcıları olarak değil, eleştirel düşünebilen, etik değerlendirmeler yapabilen ve insani değerleri teknolojik gelişmeye entegre edebilen bireyler olarak yetiştirmeliyiz. Akbulut’un (2021) belirttiği üzere, “Dijital okuryazarlık, teknik becerilerin ötesinde, teknolojinin toplumsal etkilerini anlama ve yönlendirme kapasitesini içermelidir.”

    Türkiye’nin teknolojik dönüşümünde sivil toplumun ve katılımcı mekanizmaların güçlendirilmesi de büyük önem taşıyor. Teknolojik politikalar ve yatırımlar konusunda karar alma süreçlerine geniş toplum kesimlerinin dahil edilmesi, hem daha adil hem de daha etkili sonuçlar doğuracaktır. Teknoloji geliştirme süreçlerinde “halk katılımı” ve “toplumsal etki değerlendirmesi” gibi mekanizmaların kurumsallaştırılması gerekiyor. Kocaoğlu ve Yılmaz’ın (2020) çalışmasında vurguladığı gibi, “Teknolojik dönüşüm, ancak demokratik katılım süreçleriyle gerçekleştiğinde toplumsal refahı artırabilir.”

    Kamu teknolojileri, ülkemizin adil ve insan odaklı dönüşümünde öncü rol oynayabilir. Devlet kurumlarının kullandığı yapay zeka sistemleri, veri tabanları ve dijital hizmetler, şeffaflık, hesap verebilirlik ve erişilebilirlik prensipleriyle tasarlanmalı. Bu yaklaşım, hem dijital vatandaşlık haklarını güçlendirecek hem de toplumun teknolojiye olan güvenini artıracaktır. Altunbaş’ın (2023) işaret ettiği gibi, “Kamu teknolojileri, dijital demokrasinin altyapısını oluşturur.”

    Teknolojik dönüşümün çalışma yaşamına etkileri de adil ve dengeli bir şekilde yönetilmelidir. Otomasyon ve yapay zeka uygulamalarının yaygınlaşmasıyla ortaya çıkabilecek işgücü dönüşümü, dezavantajlı grupları orantısız şekilde etkilememelidir. Mesleki eğitim programları, teknoloji destekli esnek çalışma modelleri ve güçlü sosyal güvenlik ağları ile bu dönüşümün herkes için fırsata dönüşmesini sağlamalıyız. Koç ve Demir’in (2021) belirttiği gibi, “Teknolojik işsizlik, kaçınılmaz bir son değil, yönetilmesi gereken bir geçiş sürecidir.”

    Sonuç olarak, Türkiye’nin teknolojik geleceği; adalet, katılımcılık, kültürel özgünlük ve insan odaklılık değerleriyle şekillenmelidir. Teknolojik ilerleme, asla kendi başına bir amaç değil, daha adil, sürdürülebilir ve insanca bir toplum inşa etmenin aracı olmalıdır. Bu vizyonla, ülkemiz sadece teknoloji tüketen değil, insani değerlerle teknolojik inovasyonu birleştiren, özgün ve ilham verici bir model olabilir. Karataş’ın (2023) çarpıcı şekilde ifade ettiği gibi, “Teknolojinin en büyük başarısı, bizi daha fazla insan yapabilmesidir.”

    Kaynakça

    Çakır, A. (2021). Yapay Zeka ve Mimari Tasarım: Türkiye Özelinde Bir Değerlendirme. Mimarlık ve Yaşam Dergisi, 6(2), 345-362.

    Karadağ, T., & Yılmaz, S. (2021). Dijital Çağda Mimari Özerklik: Algoritma ve İnsan İşbirliği. Tasarım + Kuram, 17(33), 78-94.

    Nasr, M., Ahmed, K., & Thompson, J. (2022). Cultural Context in AI-Generated Architectural Designs. Journal of Architectural Research, 45(3), 210-228.

    Özkan, E. (2023). Yerel Mimari ve Teknolojik Entegrasyon: Anadolu Örneği. Mimarlık, 410, 52-59.

    Yetişek, S., & Demirtaş, F. (2020). Kent Tarımı ve Mimari Entegrasyon: Sürdürülebilir Şehircilik İçin Bir Model. Planlama Dergisi, 30(1), 121-135.

    Akbulut, S. (2021). Dijital Çağda Eleştirel Eğitim. Eğitim ve Teknoloji, 12(3), 78-95.

    Altunbaş, F. (2023). Kamu Teknolojilerinde Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik. Yönetim Bilişim Sistemleri Dergisi, 8(2), 145-162.

    Çelik, M. (2022). Tarımsal Teknolojilerde Sürdürülebilirlik ve Sosyal Adalet. Tarım Ekonomisi Dergisi, 28(1), 45-63.

    Demirhan, K., & Aksoy, S. (2023). Yerel Kültür ve Kü

    Demirhan, K., & Aksoy, S. (2023). Yerel Kültür ve Küresel Teknoloji: Anadolu’nun Teknolojik Dönüşümünde Özgün Modeller. Kültürel Araştırmalar Dergisi, 15(3), 112-130.

  • Yeni Tarzın Yeni Kaliteyi Getirmesi Planı

    Notion AI ile desteklenmiş bir yazıdır.

    İnsanlık olarak yüzyıllardır tarımla uğraşıyoruz. Bölgesel ve yerel olarak binlerce yeni teknik ve çalışmalara imza attık. Yeni yeni bitki türlerinin gelişmesine dahi sebep olduk, plan yaptık. Bütün bunlar olurken tarih boyunca birçok farklı alana da yansıyan tarımın bizler için önemini alttan alta hep süregelen bir sürece bıraktık. Çiftçilerimiz, insanlık için hep gereken üretimi yaptı ve mutfak yapımızı türlü türlü gelişime uzanmasına yardımcı oldu. Süreç içerisinde farklı farklı noktalarda yeni yeni üretim alanları oluşturduk. Bu bizleri, geliştirirken bir yandan da kontrolsüz bir durumu doğurdu: Belirsiz üretim.

    Bu belirsizlik içerisinde çeşitli zorluklar yaşamakta ve sorunlar ile uğraşmaktayız. Dönemsel üretim dalgalanmaları, ekonomik değişimler, ticari sınırlamaların yanı sıra; kimyasal içeren gıdalar, kalitesi düşük tohumlar, tedarik gibi problemler neticesinde gıda sektörü artık daha karmaşık bir alan haline gelmiş durumdadır. Aslında bu durum, Foley ve arkadaşlarının (2011) çalışmasında belirttiği gibi, küresel tarım sisteminin karşılaştığı en büyük zorluklardan biridir.

    Tarım sektörü, bugün küresel bir dönüşüm eşiğinde durmaktadır. Geleneksel yöntemler, günümüzün artan nüfus, iklim değişikliği ve kaynak kısıtlılığı sorunlarını çözmekte yetersiz kalmaktadır. Bu belirsizlik ortamında, sektör yeni çözümler ve inovatif yaklaşımlar beklemektedir. FAO’nun (2020) “Dünya Gıda ve Tarım Durumu” raporunda belirtildiği üzere, küresel tarım sektörü mevcut üretim modeliyle 2050 yılına kadar 9.7 milyar insanı besleyemeyecek durumdadır.

    Akıllı tarım sistemleri, bu dönüşümün merkezinde yer alarak sektörün geleceğini şekillendirmektedir. IoT sensörleri ve veri analitiği sayesinde, tarım artık tahmine dayalı olmaktan çıkıp, veriye dayalı stratejik bir sürece dönüşmektedir. Bu teknolojiler, kritik tarım verilerini gerçek zamanlı olarak izleyerek, kaynak kullanımını optimize etmekte ve verimliliği artırmaktadır. Walter ve arkadaşlarının (2017) araştırması, IoT tabanlı sistemlerin tarımsal verimliliği %20-30 arasında artırabildiğini göstermektedir.

    Dikey tarım teknolojileri, geleneksel yöntemlere göre çarpıcı avantajlar sunmaktadır. %95’e varan su tasarrufu sağlarken, birim alandan elde edilen ürün miktarını katbekat artırmaktadır. Despommier’in (2010) “The Vertical Farm” çalışmasında belirttiği gibi, bu yaklaşım, özellikle kentsel alanlarda gıda üretimini mümkün kılarak, tedarik zincirini kısaltmakta ve karbon ayak izini önemli ölçüde azaltmaktadır. Benzer şekilde, Al-Kodmany (2018) dikey tarımın geleneksel tarıma kıyasla 10 kat daha az su kullanımı ve 20 kat daha fazla verim sağlayabildiğini ortaya koymuştur.

    Çiftçiler için geliştirilen teknolojik çözümler, tarımı daha az fiziksel emek ve daha çok stratejik yönetim gerektiren bir alana dönüştürmektedir. Wolfert ve arkadaşlarının (2017) “Büyük Veri ve Tarımın Geleceği” araştırmasında vurguladığı gibi, bu değişim, genç nesillerin sektöre ilgisini artırırken, mevcut üreticilere de verimlilik ve kârlılık açısından yeni fırsatlar sunmaktadır.

    Modern tarım sistemleri, sadece günümüzün sorunlarına çözüm getirmekle kalmamakta, aynı zamanda gelecek nesillere daha sürdürülebilir bir dünya bırakmayı da hedeflemektedir. Geleceğin tarımında, teknoloji ve doğa optimal şekilde buluşacak, belirsizliklerin yerini planlı ve öngörülebilir üretim süreçleri alacaktır. Gunders ve Bloom’un (2017) çalışması, akıllı tarım sistemlerinin gıda israfını %40’a kadar azaltabileceğini göstermektedir.

    Tarım sektöründeki bu dönüşüm, artık sadece bir üretim faaliyeti değil, aynı zamanda bir bilim ve teknoloji alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu paradigma değişimi, sektörün tüm paydaşlarını kapsayan ve geleceğin gıda güvenliğini garanti altına alan stratejik bir önceliktir. OECD’nin (2019) “Tarım ve Gıda Sistemlerinde Dijital Dönüşüm” raporunda belirtildiği gibi, tarımsal verilerin dijitalleştirilmesi ve analitik kullanımı, tarım sektörünün sürdürülebilirliğini sağlamada kritik rol oynamaktadır.

    Türkiye’nin mimari ve tarımsal geleceğini düşündüğümüzde, ülkemizin topografik ve kültürel zenginliklerini modern teknolojilerle nasıl birleştirebileceğimiz sorusu ön plana çıkıyor. Geleneksel şehircilik anlayışımızı fütüristik yaklaşımlarla harmanlayarak, hem yaşam kalitesini yükselten hem de sürdürülebilirliğe katkıda bulunan bir model geliştirmeliyiz. Bu model içerisinde, dikey tarım sistemleri ve akıllı teknolojiler entegre edilmiş yapılar, şehirlerimizin yeni karakteristik özelliği haline gelebilir. Türkiye Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’na (2021) göre, Türkiye’nin şehirleşme oranının 2030 yılında %80’e ulaşması beklenmektedir, bu da kentsel tarım sistemlerinin önemini artırmaktadır.

    Türkiye’nin farklı iklim koşullarına sahip bölgelerinde, yerel mimari ile akıllı tarım sistemlerinin bütünleştiği projeler geliştirmek mümkündür. Örneğin, Akdeniz bölgesinin sıcak ikliminde güneş enerjisinden maksimum faydalanan, su tasarrufu sağlayan sistemlerle donatılmış yapılar; İç Anadolu’nun karasal ikliminde ısı yalıtımı güçlü, kısıtlı su kaynaklarını verimli kullanan tarımsal kompleksler düşünülebilir. Kentsel dönüşüm projelerinde bu vizyonun uygulanması, şehirlerimizi sadece yaşam alanları olarak değil, aynı zamanda üretim merkezleri olarak da yeniden tanımlayabilir. Ancak bu dönüşümün başarılı olabilmesi için, toplumsal farkındalığın artırılması ve politika yapıcıların vizyoner yaklaşımlar benimsemesi gerekmektedir. Eğitim kurumlarında sürdürülebilir tarım ve mimari konularına daha fazla yer verilmeli, meslek okullarında gelecek nesil tarım teknisyenleri ve mimarlar bu anlayışla yetiştirilmelidir. Ayrıca, özel sektörün bu alandaki AR-GE çalışmalarını teşvik edecek ekonomik politikalar geliştirilmelidir. Tüm bunlar, Yılmaz ve Keleş’in (2019) çalışmasında vurguladığı gibi, Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşması için kritik öneme sahiptir.

    Sonuç olarak, Yeni Türkiye’nin görüntüsü; geleneksel değerlerimizi korurken modern teknolojinin nimetlerinden faydalanan, yeşil alanları bol, enerji verimliliği yüksek, gıda güvenliği sağlanmış, insanların doğayla iç içe yaşadığı şehirler olmalıdır. Bu görüntüyü gerçeğe dönüştürmek, hepimizin ortak sorumluluğudur ve bu yolda atılacak her adım, gelecek nesillere bırakacağımız en değerli mirastır.

    Kaynakça

    Al-Kodmany, K. (2018). The Vertical Farm: A Review of Developments and Implications for the Vertical City. Buildings, 8(2), 24.

    Despommier, D. (2010). The Vertical Farm: Feeding the World in the 21st Century. Thomas Dunne Books.

    FAO. (2020). The State of Food and Agriculture 2020. Food and Agriculture Organization of the United Nations.

    Foley, J. A., Ramankutty, N., Brauman, K. A., Cassidy, E. S., Gerber, J. S., Johnston, M., … & Zaks, D. P. (2011). Solutions for a cultivated planet. Nature, 478(7369), 337-342.

    Gunders, D., & Bloom, J. (2017). Wasted: How America is losing up to 40 percent of its food from farm to fork to landfill. Natural Resources Defense Council.

    OECD. (2019). Digital Transformation in Agriculture and Food Systems. OECD Publishing.

    Türkiye Sürdürülebilir Kalkınma Raporu. (2021). T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı.

    Walter, A., Finger, R., Huber, R., & Buchmann, N. (2017). Opinion: Smart farming is key to developing sustainable agriculture. Proceedings of the National Academy of Sciences, 114(24), 6148-6150.

    Wolfert, S., Ge, L., Verdouw, C., & Bogaardt, M. J. (2017). Big data in smart farming–a review. Agricultural Systems, 153, 69-80.

    Yılmaz, E., & Keleş, R. (2019). Sürdürülebilir Kentleşme ve Türkiye’deki Uygulamalar. Journal of Environment and Earth Science, 9(4), 112-125.

  • Neden Yeni Nesil Tarım?

    İnsanlık için en eski işlerden biri olan tarım için en yeni nesil sistem ve teknikler neden gerekli?

    Elbette! İşte “Neden Yeni Nesil Tarım?” başlıklı yazının maddelemeleri kaldırılmış, sohbet üslubunda, daha doğal ve şık bir köşe yazısı formatında yeniden yazılmış hali:


    Neden Yeni Nesil Tarım?

    Geçmişe baktığımızda tarım hep aynı kalmış gibi görünür: sabanla sürülen tarlalar, mevsimlik ekimler, yıllardır değişmeyen geleneksel yöntemler… Oysa dünya büyük bir hızla dönüşüyor ve bu değişimin merkezinde artık tarım da yer alıyor. Çünkü iklim değişikliği kapımıza dayanmışken, nüfus hızla artarken ve kaynaklarımız giderek azalırken, eski yöntemlerle geleceği kurmak neredeyse imkânsız hâle geldi. Tam da bu noktada karşımıza “yeni nesil tarım” çıkıyor; bir zorunluluk olarak değil, bir fırsat olarak.

    Yeni nesil tarım denince kulağa biraz bilim kurgu gibi geliyor, değil mi? Tarlalarda dolaşan robotlar, dronlarla yapılan ilaçlamalar, sensörlerin toprakla konuştuğu bir sistem… Fakat bu artık hayal değil. Bugün, toprağın sıcaklığını anbean ölçen sensörlerle, sadece gerektiğinde sulama yapan akıllı sistemlerle, hangi alanda ne kadar gübre gerektiğini saniyeler içinde hesaplayan yazılımlarla üretim yapılabiliyor. Ve bunların hepsi, çiftçiye zaman, verim ve para olarak geri dönüyor.

    Eski usul tarımın “deneyim”le yürüdüğü bir çağdan, “veri”yle şekillenen bir çağa geçiyoruz. Eskiden bir çiftçi yağmurun ne zaman geleceğini tahmin etmeye çalışırdı. Şimdi ise bir uygulama, üç gün sonraki yağışı haber veriyor ve sulama programını otomatik olarak ayarlıyor. Eskiden “belki işe yarar” diye yapılan ilaçlamalar, bugün yalnızca ihtiyaç duyulan bölgeye, gereken dozda uygulanıyor. Ne fazla ilaç toprağa gidiyor, ne boşuna para harcanıyor.

    Bu teknolojik dönüşüm sadece daha fazla ürün almak için değil; aynı zamanda doğayı korumak, toprağı yormamak ve suyu israf etmemek için de çok değerli. Çünkü yeni nesil tarım, sadece üreticiyi değil, çevreyi de düşünen bir sistem. Artık sadece toprağın ne kadar kazandırdığına değil, toprağın ne kadar korunabildiğine de bakmamız gerekiyor.

    Bu teknolojilerin bir diğer büyük katkısı da üreticiyle tüketici arasındaki güven köprüsünü kurması. Bugün akıllı sistemlerle izlenen bir ürünün tarladan sofraya kadar olan yolculuğu kayıt altında tutulabiliyor. Yani biz market rafında gördüğümüz bir domatesin hangi tarlada, hangi gübreyle, ne zaman üretildiğini görebiliyoruz. Bu da tüketiciye büyük bir güven, üreticiye ise şeffaflık avantajı sağlıyor. Özellikle ihracat yapan üreticiler için bu tür dijital izlenebilirlik artık olmazsa olmaz.

    Yeni nesil tarım aynı zamanda kırsalda yepyeni bir dünyanın kapılarını aralıyor. Bugün artık çiftçilik yalnızca traktör sürmek ya da sabanla tarla sürmek anlamına gelmiyor. Verileri okuyabilen, dron kullanabilen, sensörleri anlayan bir üretici profili gelişiyor. Tarım teknoparklarında gençler yeni çözümler üretiyor, start-up’lar dikey tarım sistemleriyle şehir içinde üretimi mümkün hâle getiriyor. Yani tarım sadece tarlada değil, bilgisayar başında da yapılmaya başlandı.

    Elbette bu dönüşümün kolay olduğu söylenemez. Alışkanlıkları bırakmak, yeni teknolojilere yatırım yapmak, sistemi öğrenmek zaman ve kaynak istiyor. Ama gelecekte bu dönüşümü gerçekleştirenler ayakta kalacak, gerçekleştiremeyenler ise geride kalacak gibi görünüyor. Çünkü dünya bu yöne gidiyor. Sadece tarım değil, gıda güvenliği, ekonomi, çevre politikaları… Hepsi bu yeni düzenin bir parçası hâline geliyor.

    Şunu da göz ardı etmemek gerek: Yeni nesil tarım, sadece büyük üreticilerin değil, küçük çiftçilerin de geleceğidir. Çünkü doğru bilgi ve destekle, en küçük alanda bile yüksek verim alınabilir. Bugün artık bir dönümlük serada sensör destekli üretimle Avrupa standartlarında ürün yetiştirmek mümkün. Yeter ki bilginin ve teknolojinin erişilebilir olması sağlansın.

    Sonuç olarak, yeni nesil tarım sadece teknolojiden ibaret değil; bu aynı zamanda bir bakış açısı, bir yaşam biçimi ve bir gelecek vizyonudur. Tarım artık “toprakla baş başa” kalınan yalnız bir uğraş değil; bilimle, veriyle, teknolojiyle iç içe bir yolculuk. Ve bu yolculuk, hem üreticiyi hem tüketiciyi hem de doğayı daha güçlü, daha sağlıklı bir geleceğe taşıyor.

    Kısacası, yeni nesil tarım bir lüks değil, bir zorunluluk. Ve bu zorunluluk, hepimize daha adil, daha verimli ve daha sürdürülebilir bir yaşam sunabilir — eğer bu değişime bugün, burada, şimdi başlarsak.